Wed, 12 Dec 2018
| Strategic Outlook Strategic Outlook  |  Uzmanlar  |  Hakkimizda  |  Yönetim Kurulu  |  Danışman Grubu  |  Dost Siteler  |  İletişim
 

UFUK COŞKUN ILE EĞITIM ÜZERINE MÜLAKAT

Ufuk Coşkun ile Eğitim Üzerine Mülakat
Şahin Keskin: Uzun yıllardır birçoğumuz Türkiye’nin bir eğitim sorunundan bahsediyor. Size göre Türkiye’de yaşanan eğitim sorunu nelerdir? 
Ufuk Coşkun: En önemli sorun; zihniyet
-Türkiye’de eğitimde varlığını hissettiren en mühim sorun; “zihniyet” sorunudur. Bu bakımdan resmi ideoloji ekseninde şekillenen eğitimin gerek politika ve gerekse kalite sorunlarını öncelikle eğitim hayatını dizayn eden, yön veren, şekillendiren  bu ulus-devletçi zihniyette aramak gerekir.1924 yılından itibaren merkezi planlamayla toplumu belirli bir kalıba sokmayı hedefleyen eğitim, bir araç olarak kullanılarak devlete itaatkâr, birbirinin aynısı bireyler yetiştirme gayesi gütmüştür/gütmektedir. Tek merkezden kumanda edilen hiyerarşik bir yapılanma, tek tip kıyafet, resmigeçit törenleri, Milli Güvenlik Dersleri, Andımız türü militarist uygulamalarla askeri bir disiplinin esas tutulduğu, ders kitaplarında işlenen konularla da itaatin pekiştirildiği bir eğitim düzeneğinin varlığı hakimdir. 
Her ne kadar son zamanlarda bu çerçevede yapılmış bazı reformlar olsa da; örneğin bir takım militarist uygulamalar kaldırıldı, seçmeli dersler ilave edildi,MEB Teşkilat  Kanunu revize edildi,Ortaokul ve İlkokul yönetmelikleri bazı ilavelerle birleştirildi vs ama bakıldığında  eğitimin özü itibariyle hala tekçi, milliyetçi,Kemalist  ve aynı zamanda merkeziyetçi bir yapıda olduğunu görmekteyiz.. Böyle bir sistem içerisinde varlığını devam ettiren zorunlu kamu okullarında öğrenim gören öğrenciler özgür ve eleştirel düşünce geliştiremedikleri gibi çağın gerektirdiği kaliteli eğitimden de yoksun kalmaktadırlar. Buna eğitim-öğretim ihtiyaçlarının eski usul finans yöntemleriyle tedarik edilmesi sorunu da eklenince eğitimin bugün başlı başına bir “sorun” olarak karşımızda durması hiçte sürpriz bir sonuç değildir.
Tevhid-i tedrisat ve milli eğitim
Eğitim alanında yaşadığımız sorunların kökeninde tek parti döneminin toplumu yeniden şekillendirme politikalarının yattığını söylersek sanırım yanlış br şey söylemiş olmayız. 
Bugün Türkiye’de bu geleneği sürdüren başka bir deyişle 19. yüzyıl değer yargılarını hala genel geçer kabul eden siyasi partiler bulunmaktadır.Bu partiler eğitimde köklü reformların yapılmasından  rahatsız olmaktadır.Özellikle andımızın kaldırılması bu partilerce çok eleştirilmişti. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli andı geri getireceğini söyledi örneğin..Bu kesimler eğitimde militarizmin devamından yana tavır koyuyorlar çünkü onlara göre çocuklar üzerlerinde yatırım yapılan birer nesnedir.  Bu bakımdan çocuklara doğrudan çocuk oldukları için değil ileride resmi ideolojiyi özümseyen, rejime sadık, itaatkâr, tek-tip birer vatandaş olacakları için değer verirler. Bu yüzdendir ki yıllarca küçücük çocuklara askeri esas duruşta andımız adlı bir yemin metnini ezberlettirmekten hiç rahatsız olmadılar. Oysa eğitimin köklü sorunlarına dönük ciddi reformlar yapılmadıkça eğitimde kalite artışları olmayacağı gibi özgür, kendine özgüveni olan, düşüncelerini kontrol edebilen bireyler yetişmeyecektir.
Sonuç olarak bugün eğitimin temel sorunları denildiğinde anlamamız gereken; eğitimin zihniyet olarak bir önceki çağa hitap etmesi ve buna neden olan Tevhid-i Tedrisat Yasasıdır.Yine bu kanuna bağlı olarak eğitimin resmi ideoloji çerçevesinde tek bir merkezden planlanması,  zorunlu ve ücretsiz bir hizmet olarak sunulması en önemlisi de kanun ve yönetmeliklerin farklı eğitim seçeneklerine imkan tanımamasıdır.Evrensel bir bilim olan eğiitmin de  başına “milli” getirilerek dar bir çerçeveye sıkıştırılmasıdır.
Şahin Keskin: Bu sorunlara yönelik sizin panzehir olarak gördüğünüz birkaç argüman var mı? 
Ufuk Coşkun:Okullar çocukların çok gerisinde
Elbette var..Bildiğiniz gibi günümüz dünyası; bilginin çok kolay erişilebildiği, sosyal paylaşım ağlarıyla da neredeyse sınırların ortadan kalktığı, her gün yeni gelişmelerin yaşandığı, birbirinden farklı ve çeşitli ürünlerin, piyasaya sürüldüğü kısacası hayatın çok hızlı aktığı bir dünya.Böyle bir dünyada eski usul anlayışlarla eğitim hayatını dizayn edemezsiniz. Nitekim bugün kamu-okulları çocukların dünyasının çok gerisinden gelen kurumlardır.Bugün çocuğun gözünde okul; gerçek dünyadan yalıtılmış, kendi içsel dünyasına yabancı ayrıca sıkıcı,eskiden kalma soğuk,sevimsiz birer inşaat olmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.Bakıldığında bu tür bir  klasik eğitim anlayışı bireylere kendi yetenek ve ilgilerini keşfetme imkânı tanımak yerine belirli kurallar silsilesiyle onları otoriteye itaat etme eğilimi kazandırmaya çalışır. Dolayısıyla öğrenme yaklaşımları, modelleri, sınıf ortamları ve programlar vs. bireyin merakını tetiklemek yerine onları belirli bir kalıba sokmak uğruna tasarlanır. 1940’larda İngiliz yazar ve eleştirmen Herbert Read, zorunlu klasik eğitim anlayışına ‘psikolojik’ itirazını şu ifadelerle belirtmiştir: “Doğal olarak insanoğlu çok çeşitlilik gösterir ve bütün bu farklı kişilikleri bir kalıba sokmak hem baskı gerektirir hem de ziyadesiyle zordur..”
Eğitim bireysel özgürlükler çerçevesinde ele alınmalı
Bir  TV programında beyin cerrahisi olan bir uzman; insanların beyin yapılarının parmak izi gibi diğerlerinden farklı olduğunu ifade etmişti.Yani her bir bireyin diğerinden farklı anlayış, algılama ve düşünce üretme özellikleri olduğunun altını çiziyordu.Bu gerçek bile  klasik eğitim anlayışının varlığını geçersiz kılmaktadır. .Ne yazık ki  klasik eğitim, çocukların ilgi, yetenek ve  farklı özelliklerine göre değil yaşlarına göre sınıflara ayırmakta, ve ülkeler eğitimi belirli bir süreye kadar  da zorunlu tutrmaktadırlar.(Bunu hangi verilere göre uzatırlar ya da kısaltırlar yada zorunlu kılarlar anlamak mümkün değil) Bu yüzdendir ki farklı, alternatif eğitim modellerinin ve okul türlerinin olmadığı ülkelerde tek merkezden çekip çevrilen zorunlu eğitim ne yazık ki çocuklara yaşamları adına önemli kararlar alma fırsatı sunmuyor. J.Taylor Gatto’nun da ifadesiyle, tek modelli okullar çocuklarımızın toplumda herhangi bir biçimde etkin rol oynamalarına mani oluyor. Ve bunu yaparak onların olgun bir yetişkin olmalarını da engellemiş oluyor..
Türkiye ivedilikle; 1973 yılında kabul edilen 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu başta olmak üzere eğitimde tek bir ideolojiyi, görüşü, dini, dili rengi ve mezhebi öne çeken eski usul mevzuatları gözden geçirmeli ve bireysel özgürlükler çerçevesinde yeniden revize etmelidir. Eğitim yapısı dünyaya, gelişmelere ve yeniliklere ayak uyduran bir bakış açısıyla yeniden değerlendirilmelidir. Bütün azınlıkları, etnik alt kimlikleri içine alan onları eritmeyen, çok kültürlü, özgürlükçü bir eğitim sisteminin devreye sokulması artık elzemdir. Bilindiği gibi eğitimin Latince’deki ‘educare’(edücation) kelimesinden türetilmiş olup yetiştirmek, ileriye taşımak’ anlamlarına geldiği ifade edilir. Eğitimcilerin, filozofların, sosyologların birbirinden farklı eğitim tanımları vardır. Bugün eğitimcilerin de çok sevdiği genel eğitim tanımı; ‘bireyin davranışlarında kendi yaşantıları yoluyla, bilinçli olarak istendik davranışlar meydana getirme sürecidir’ şeklindedir. Bundan farklı olarak eğitimin öğrencilerin potansiyel yeteneklerini açığa çıkartan onları yaşama hazırlayan bir süreç olduğuna dair klasik bir takım tanımlar da yapılmaktadır. Ne var ki bu tür tanımlar eğitimin kurumsallaşması ve devlet eliyle bir kamu hizmeti olarak sunulmasından sonra ortaya atılan tanımlardır. 
Homeschooling eğitimin bir parçası olmalı
Oysa Patrick Farenga bizleri sürekli atladığımız ve aslından kopartılan bir eğitim tanımını hatırlatıyor. Farenga Farenga bizdeki “educate” kelimesinin beslemek, büyütmek, yetiştirmek anlamındaki Latince “educare” kelimesinden geldiğini hatırlattıktan sonra bu kelimenin etimolojik kökeninin “göğüsten emzirmek” anlamına geldiğini ifade ediyor. Bilindiği gibi emzirme süreci bizzat annenin çocuğuyla birebir etkileşim halinde olduğu bir beslenme sürecidir. Bu bakımdan çocukların ve ebeveynlerin tercihlerini de dikkate alan alternatif yapılar inşa edilmelidir. Çünkü çocuk eğitiminde aile tercihlerinin ve rolünün yüksek tutulması birçok olumsuzluğu ortadan kaldıracaktır. Çünkü hiç kimse ne kadar, hangi hızda öğreteceği ve nerde, ne kadar yönlendirip ve özgür bırakacağı gibi konularda çocuğun ailesi kadar yeterli yetiye sahip olamaz. Dolayısıyla Türkiye’de demokratik ülkelerde olduğu gibi “Evde Eğitim”(Homeschooling) modeli eğitimin bir parçası haline gelebilmelidir.


Şahin Keskin: Avrupa’nın önde gelen ülkelerinden Türkiye Eğitim Sistemine yönelik neler örnek alınabilir?
Ufuk Coşkun: Demokratik ülkelerde tevhid-i tedrisat yok!
Gerek Avrupa ve gerekse ABD ve Kanada gibi ülkelerde bizdeki Tevhid-i Tedrisat türü yasalar olmadığından eğitim sistemleri  tek bir merkezden kumanda edilen  ve tek bir ideoloji çerçvesinde işlev gören sşistemler değildir. Örneğin kamu okulların yanı sıra Montessori, Summerhill, Albany,Homeschool gibi farklı okul türleri ve modelleri bir hayli yaygındır. Örneğin çok kültürlülüğü resmî devlet politikası olarak kabul eden Kanada, ülkedeki azınlıkları asimile etmek yerine, tüm farklı grupları ülke¬nin zenginliği olarak kabul etmiştir. Aynı şekilde Kanada vatandaşlığı, her birey için bir üst kimlik haline gelmiştir.Hemen tüm Avrupa ülkeleri farklı dillerde eğitim imkanı tanımakla birlikte eğitimi büyük ölçüde yerel yönetimlere devredilmiş durumdadır.
Demokratik ülkeler hergün biraz daha  klasik eğitim anlayışını sorgulayarak eğitimde yeni ve farklı modellerin üretilmesinde öncülük etmektedirler.Örneğin bununla ilgili yapılmış ilginç bir araştırma da mevcut; ABD’den MIT Media Lab‘ın kurucusu Prof. Nicholas Negroponte, Etiyopya’da yeni bir proje üzerinde çalıştılar. Negroponte ve arkadaşları bu proje için, hayatları boyunca hiç sözcük görmemiş, sokak tabelası ya da ürün paketi okumamış insanlarla dolu iki kasaba seçtiler. Kasabalardaki çocuklar adedince tablet bilgisayarı, kapalı kutular içinde bıraktılar. Tabletlerin yanına ne bir kullanma kılavuzu koydular, ne de açıklama yapması için bir görevli tayin ettiler. Kasabalarda elektrik olmadığı için, güneş enerjisi ile çalışan bu bilgisayarların içine, alt yazılı çizgi filmler, sesli kitaplar, oyunlar ve programlama dilleri içeren yaklaşık 1000 adet İngilizce uygulama önceden yüklendi. Negroponte ve ekibi, hiç kimsenin okumayı bilmediği bu coğrafyada, bilgisayarlar üzerinde yapılan tüm aktiviteleri uzaktan izleyebileceklerdi. Çocukların hangi uygulamaları ne kadar kullanacaklarını, daha da önemlisi kendi kendilerine okumayı öğrenip öğrenemeyeceklerini merak ediyorlardı.
Klasik eğitim anlayışını tersyüz eden araştırma
Ayşe Kaya Akfırat’ın aktardığına göre Emerging Technologies 2012 konferansında, Prof. Negroponte, deneyin başında kutular kasabaya bırakılırken, çocukların kutularla bir süre oynayacağını düşündüğünü; oysa daha ilk 4 dakika geçmeden, çocuklardan birinin bir bilgisayarı kutudan çıkarıp çalıştırmayı başardığını anlatı. Çocuklar beşinci günün sonunda, günde ortalama 47 uygulama kullanıyor, iki haftanın sonunda İngilizce ABC (alfabe) şarkıları söylüyorlardı. Dahası çocuklar öğretmen gözetiminde öğrenen öğrencilerinden çok daha zengin bir uygulama kümesiyle çalışıyor, en az kendi tabletleri kadar arkadaşların tabletleriyle de ilgileniyorlardı. Aralarından biri, Paint programını açıp İngilizce arslan anlamına gelen “Lion” sözcüğünü yazmıştı. Dahası, Android işletim sistemini hack etmeyi başarmışlardı. Deney süresince tabletlerin masaüstünün değişmemesi için kurulan programı devre dışı bırakmışlar, araştırmacıların aktive etmeyi unuttukları laptop kamerasını ise çalışır hale getirmişlerdi. Deney; meraklarını doğru şekilde tetiklediğimizde çocukların kendi kendilerine öğrenme ve hatta çevrelerindeki yetişkinlere öğretme yetilerinin, tahmin edilenin çok ötesinde olduğunu bizlere göstermiş
Eğitimde yeni arayışlar yok
Dünyada çocukların merakını tetikleyen, geleneksel okul anlayışından tamamen farklı okul türlerine rastlamak mümkün. Örneğin New York’un Aşağı Batı yakasında “Quest to Learn” yani “Öğrenme Macerası adında bir devlet okulu var. Bu okulda  her dersin, aktivitenin oyun merkezli tasarlandığı, karnelerde notlar yerine ‘acemi çaylak’, ‘çırak’, ‘kıdemli’ ya da ‘usta’ gibi uzmanlık derecelerinin yer aldığı; öğretmenler ve bilgisayar oyunu tasarımcılarından oluşan bir takımın müfredatı şekillendirildiği bir devlet okulu burası. Öğretmenler sadece kılavuzluk yapıyorlar. Çocuklar ise kendilerini derse aşırı kaptırıyor ve heyecanlarını bastırmakta güçlük çekiyorlar. Çünküöğretmenler öğrencilerine ödev vermiyorlar, onlarla belli bir misyonu olan maceralara çıkıyorlar. Oyunları uzman bir ekip tarafından hazırlanıyor. Müfredattaki derslerin isimleri kadar, içerikleri de sıra dışı olan bu tür farklı okullar zamanla klasik eğitim kurumlarını tedavülden kaldıracak gibi.
Ne yazık ki hala Türkiye’de eğitimin sadece devlet tekelinde bir hizmet olarak sunulmasını en iyi yöntem olarak gören ve farklı alternatif okul türlerine şans vermeyen bir algı mevcut. Bu yüzden bizde eğitim alanında farklı sektörler baş gösteremiyor. Örneğin alternatif okul türleri, farklı müfredat sağlayıcıları ve program yapıcılar piyasada etkin değiller. Bırakın bunları MEB’in attığı her yeni adımın karşısında bile ciddi bir direnç sergileyen kesimler var. Bu yüzden eğitim kurumlarında başarımız düşüyor ve öğrenciler yeteneklerini keşfetmeden büyüyorlar ve hayatlarında mutsuz oluyorlar.
Şahin Keskin: Eğitim sisteminin liberalizasyonu mümkün müdür?  Özek sektör perspektifinde bir ilerlemeden söz edebilir miyiz?
Ufuk Coşkun: Eğitimde liberalleşme ve sınırlı devlet anlayışı
Bugün artık eğitimde liberaleşme meselesini gündemize alabilmeliyiz. Bilindiği gibi devletin sınırlandırılmasının ne kadar gerekli olduğunu belki de en fazla tartışacağımız bir dönemden geçmekteyiz. Özgürlükçü filozof John Locke; sınırlandırılmamış, kurallara bağlanmamış bir devleti insanın özgürlüğüne yönelmiş en büyük tehdit olarak görür. Ona göre; vatandaşlar üzerinde sonsuz otoriteye sahip olan, onlardan ayrı ve onlara üstün bir varlık olan devlet değildir. Devletin görevi, sivil hakları uyruklarının her biri için tarafsız bir şekilde yerine getirerek güvence altına almaktır. Toplum sözleşmelerinin amacı devleti sınırlama ve kurallara bağlamaya yöneliktir. Aksi takdirde bugün muhafazakâr bir başbakanın görüş ve tutumlarını kendi dünya görüşü çerçevesinde haklı bulan biri, bir gün bir başkasının gelip hiç hoşlanmadığı, benimsemediği bir değer yargısının ‘en iyisi budur’ diyerek kendisine dayatıldığı bir siyasi ortamla baş başa kalabilir. Bu bakımdan sınırlı ve sorumlu devlet anlayışını tartışmaya açmak durumundayız. Çünkü bu anlayış aynı zamanda baba devlet anlayışı diyebileceğimiz paternalizme de karşıdır.Bu aynı zamanda eğitim politikalarının  birey lehine gelişmesinin de önünü açacak bir anlayıştır.
Devletler yüksek maliyet gerektiren eğitim sektöründen büyük ölçüde zarar etmelerine rağmen müfredatından, eğitim politikalarına varana kadar eğitimin her alanında etkili olmak isterler. Devletlerin itaatkâr, uyumlu, uysal ve kontrol edilebilir insan üretimini en düşük maliyetle gerçekleştirdiği kurumlar okullar olduğundan olsa gerek eğitim, birçok ülkede ideolojik bir temelde işlev görür. Bilindiği gibi Türkiye’de hükümetler -anayasaya göre- her yıl genel bütçeden eğitime ciddi oranda kaynak aktarımı yapmak durumundadır. Çünkü anayasanın 42.maddesine göre eğitim “zorunlu ve parasızdır.” Başka bir ifadeyle eğitim devlet tarafından sunulan ve vergiler yoluyla finanse edilen bir faaliyettir. Yaygın kanaatin aksine eğitim bedava olmayıp bütünüyle vergi mükellefleri tarafından finanse edilmektedir. 
Eğitim en çok Kemalistler lehine işlev görüyor
MEB verilerine göre 2013 yılı bakanlık bütçesi 47 milyar 496 milyon 378 bin 650 TL’dir. Bu rakamın yüzde % 70’e varan dilimi personele giderlerine ayrılmıştır. Bu muazzam dilim kuşkusuz vergi mükellefleri tarafından tedarik edilmektedir. Kimsenin inancına, düşüncesine, mezhebine ve diline bakılmaksızın herkesten toplanan vergilerle finanse edilen eğitim ne yazık ki belirli bir kesimin yararına dönük işlev görmektedir. Elbette bu bir haksızlıktır. Kısacası vergilerimizle finanse ettiğimiz eğitimden tamamen Kemalistler faydalanmaktadır. Bunun için eğitim hayatını tanzim eden yasalara bakmak kâfidir. Örneğin 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda eğitimin genel amaçlarında istenen ortalama vatandaş tipi bellidir. Vergisini ödedikleri halde farklı kesimler eğitim hayatında yer bulamamışlardır. Diğer taraftan mevcut anayasanın 42.Maddesinde geçen ” Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre..”ifadesi de hem bilim literatürü açısından  hem de eğitimi tek bir anlayışa mahkum etmesi açısından da sakıncalı ifadelerdir. Çünkü Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda diye bir bilim anlayışı henüz bilim tarihinde yer etmemiştir. 
Eğitimde özel sektör teşviki şart!
Türkiye eğitim alanında her yıl artan girdisiyle ihtiyaçlarını gidermekte zorlanmaktadır. Bu devlet okullarında şişkinliğe dolayısıyla kalite düşüşlerini de beraberinde getirmektedir. Eğitimde artık alternatif çözüm arayışlarına gidilmelidir. Ve sağlık alanında olduğu gibi eğitim sektörü de rahatlatılmalıdır. Devlet daha çok versin demek ne yazık ki sorunları çözmüyor. Eğitim günümüzün en önemli meselelerinden biri haline geldi. Demokratik dünya, eğitim alanında alternatif çözüm yolları aramakla meşgul. Devlet, eğitim hizmetlerini büyük ölçüde özel sektöre bırakırken, dar gelirli ailelerin eğitim satın alabilmesi için de ayrıca özel finans kaynakları bulmakla meşgul. Eğitimde özel sektör teşvik edildiğinde bunun en çok dar gelirli ailelerin lehine olacağı unutulmamalıdır. En önemlisi de farklı okul anlayışlarının, alternatif eğitim modellerin oluşturulduğu serbest eğitim piyasasında eğitim kalitesi gittikçe artacaktır.
Sivil anayasanın hazırlığını yaptığımız bir dönemde öncelikle anayasada eğitim sistemiyle ilgili ciddi değişiklikler yer almalıdır. Tekelci eğitim sisteminden vazgeçilmelidir. Eğitimde artık alternatif çözüm arayışlarına gidilmelidir. Devlet daha çok versin demek ne yazık ki sorunları çözmüyor. Eğitim günümüzün en önemli meselelerinden biri. Demokratik dünya, eğitim alanında alternatif çözüm yolları aramakla meşgul. Bu devletler, eğitim hizmetlerini büyük ölçüde özel sektöre bırakırken, dar gelirli ailelerin eğitim satın alabilmesi için de ayrıca özel finans kaynakları bulmakla meşgul oluyorlar. Bizde de öyle olmalıdır. Devlet eğitim hayatına müdahale etmekten vazgeçmeli ve eğitimden elini büyük ölçüde çekmelidir. Farklı okul anlayışları, alternatif eğitim modellerin oluşturulacağı bir ortamın tesisi için gerekli hukuki tedbirleri almalıdır. 
Farklı kesimler kendi okullarını açabilmeli
Bilindiği gibi Türkiye alternatif eğitim modelleri üzerine proje geliştiremeyen ülkelerin arasında yer almaktadır. “Eğitim şart” sloganını her fırsatta dile getirenler “nasıl ve ne şekilde bir eğitim” sorusuna bir yanıtları bulunmamaktadır. Eğitimin sadece “devlet okullarında” belirlenen standart bir müfredatla verilmesinin en doğru seçenek olduğu noktasında oluşturulan yaygın ama tartışılması gereken bir kanaat hâkimdir. Buna eğitimin sadece devlet eliyle yürütülmesi, finanse edilmesi ve denetlenmesine dönük çıkartılan kanun ve yönetmelikleri de eklersek(Tevhidi Tedrisat gibi örneğin) ülkede gerek sivil toplum örgütleri gerekse eğitim bilimiyle uğraşanlar tarafından alternatif eğitim modelleri üzerine neden yeterince düşünülmediğini daha iyi anlayabiliriz. 
Oysa demokratik ülkelerde olduğu gibi bizde de alternatif okullar açılabilmelidir. İsteyen dindar bir nesil yetiştirebilmeli isteyen de Kemalist gençlik kısacası aileler çocuklarına istedikleri eğitim anlayışına göre yetiştirme haklarını elde etmelidirler.

UFUK COŞKUN
1974 Muğla-Milas doğumludur. Uzun yıllar çeşitli sivil toplum örgütlerinde yöneticilik yaptı..Eğitim,insan hakları, bireysel özgürlükler ve toplumal sorunlara dönük kaleme aldığı çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Makaleleri Zaman, Radikal, Yeni Şafak ,Milliyet ve Taraf gibi ulusal gazetelerin yanı sıra birçok internet sitesinde ve hakemli dergilerde yayımlanmıştır. Eğitim, sivil toplum, insan hak ve özgürlükleri konularında birçok yerde tebliğler sunan Coşkun benzer görüşlerini katıldığı CNN Türk, BUGÜN TV, TVNET, IMC TV, TGRT ve HİLAL TV gibi ulusal kanallarda da dile getirmektedir. En son 10.Kalkınma Planı Eğitim sisteminin kalitesinin arttırılması özel ihtisas komisyonunda görev almıştır. Sivil Düşünce İnternet Gazetesi’nin sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni’dir. Liberal Türkiye Genel Koordinatörü ve ayrıca üniversite dünyasında faaliyetler yürüten LDT’nin Eğitim Politikaları Koordinatörlüğü görevlerini yürütmektedir.


Mülakat: Şahin Keskin, 30.12.2013
30.12.2013 - Hit : 2506


  • Bizi Facebook'ta Bulun


 
Tum Haklari Saklidir - 2013 © USBED | Editor alioztarsu