Thu, 27 Apr 2017
| Strategic Outlook Strategic Outlook  |  Uzmanlar  |  Hakkimizda  |  Yönetim Kurulu  |  Danışman Grubu  |  Dost Siteler  |  İletişim
 

KAPITALIZM, ABD VE 2008 KÜRESEL KRIZI ÜÇGENI

Kapitalizm, ABD ve 2008 Küresel Krizi Üçgeni
Her ne kadar kriz kavramı genel olarak ekonomik eksende ele alınsa da, kriz esnasında ve sonrasında yaşanan gelişmeleri sadece “ekonomik, finansal ya da mali” olarak nitelendirmek ve sadece finans kesiminde bir kırılma olarak kabul etmek çok da sağlıklı olmayacaktır. Sektörler arası bağlılıklar göz önüne alındığında, finans sektöründe yaşanan krizin ekonominin tamamını ve bunun yanı sıra siyasi ve sosyal yapıları ciddi ölçüde etkilemesi kaçınılmazdır. Özellikle 2008 döneminde yaşanan krizde dünya ölçeğinde ekonomik, mali, siyasi ve sosyal anlamda önemli etkilerin görülmesi, yaşananların “kriz” ve “küresel” olarak nitelendirilmesini hak etmektedir (Taşar, 2012: 11).
Bu bağlamda küresel kriz; tüm dünyayı etkileyen ve çıkış yeri dünyanın herhangi bir ülkesi ya da bölgesi olabilen ve çıkış nedeni o ülke veya bölgedeki ekonomik istikrarsızlıklar, mali bunalımlar olan ve söz konusu bunalım durumlarının genellikle kötü yönetilmesi sonucunda ülkeyi aynen bir sarmaşık gibi sararak, ekonomik olarak ülkeleri dar boğaza sokan bir ekonomik kalp krizi olarak adlandırılabilir (Çırak, 2009).
ABD’de başlayan ve tüm dünya ekonomisini etkileyen küresel krizin temelinde mortgage piyasasına ilişkin problemler yatmaktadır. ABD’ de para hacminin yüksek seyretmesi nedeniyle bazı finansal kuruluşlar 2003 yılında kredibilitesi zayıf olan kişilere de mortgage kredisi vererek, geri dönüşü riskli bir mali yapıya girmişlerdi. Sadece dar gelirlilerin kullandığı ve “subprime” adı verilen yüksek riskli kredilerin tutarı 1.5 trilyon dolara ulaşmıştı.  ABD’de 2003 yılında faizlerin son derece düşük olması, özellikle orta ve alt gelir grubundaki kişileri değişken faizli kredileri kullanmaya yöneltti. Ancak, ABD Merkez Bankası’nın (FED) iki yıl sonra faiz oranlarını artırması, konut sektörünü dar boğaza soktu. Konut satış fiyatları ile kira gelirlerinin de piyasanın bedelinin altına düşmesiyle, bu krediyi kullanan düşük gelirli gruplar, kredilerini düzenli olarak ödeyemez hâle gelmişlerdi. Bu noktada bankaların, tüketicilere satın alacakları ev ve dairelerin bedelinin tamamını, hatta değerinin yüzde 110 oranında borçlanma fırsatı vermesi, kredilerin geri dönüşünü zora sokmuştu. ABD’ de söz konusu bankalar konut kredileri için gerekli finansmanı yatırım bankalarında ihraç ettikleri tahviller ile borçlanarak sağlıyorlardı. Değeri düşen, faiz oranının gelecekteki durumu bilinmeyen konut ipoteğine dayalı bu tahvilleri güvence göstererek diğer finans kuruluşlarından kredi sağlamak zorlaştı. Güven bunalımı yaşayan bankalar arası piyasada likidite sorunu ortaya çıktı. Bu kuruluşlar nakit sıkıntısı çeken bankalara kredi vermemeye ya da çok yüksek faiz oranıyla vermeye başladı ve ABD mortgage piyasası için tehlike çanları çalmaya başladı. Neticede konut fiyatları düştü ve kredi sağlayamayan tüketicilerin harcamaları azaldı, üretimden tüketime tüm piyasa daralmaya girdi ve böylece yeni bir küresel kriz doğmuş oldu (NTVMSNBC, 2008; www.finzoom.com.tr, 2008). Kriz, her ne kadar mortgage krizi olarak başlasa da ‘likitide krizine’ dönüşmüş oldu (Çırak, 2009).
Temel olarak krizin nedenleri ise şöyle özetlenebilir: Mortgage kredilerinin yapısının bozulması, faiz yapısının uyumsuzlaşması, konut fiyatlarındaki balon artışlar, kişisel ve kurumsal borçların artması, menkul kıymetlerin fonlanmasında yaşanan sıkışıklık, risk yönetiminin başarılı olarak uygulanamaması, kredi türev piyasalarının genişlemesi ve kredi derecelendirme kurumlarının finansal piyasalara ait yanlış derecelendirme yapmaları (Mangır, 2012: 82; NTVMSNBC, 2008).
Söz konusu krize verilen isimlerden birisi, borç krizidir (debt crisis). ABD’ nin en başarılı yatırımcılarından George Soros’ un mortgage krizini yorumlama biçimi, krizin borçlanma krizi olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. “Büyük yatırım uzmanı, krizi meydana getiren koşullar nelerdi?” sorusuna standart dışı bir cevap vererek: “Krizin temelinde aptal borçlular ve aptal kreditörler ile akıllı aracılar var. Aracılar, borçluları, ödemeyecekleri borçları üstlenmeye, kreditörleri ise, ne olduğunu bile anlayamadıkları bir şeye yatırım yapmaya ikna ettiler.” söyleminde bulunmuştur (Uslu, 2009).
Küresel kriz döneminde dünyanın toplam GSMH’ si 72 trilyon dolar olmasına rağmen dünya piyasasında işlem gören toplam rakam 750 trilyon dolar civarında ciddi bir rakama ulaşmıştı. Sanal para gerçek üretimin 10 katını aşmış durumdaydı. Krizin temel nedenlerinden birisinin bu durum olduğu da iddia edilmektedir (Özbek, 2009: 3). Bu baş döndüren miktarın özellikle Hedge fonlarda, Forex, Varant ve Swap piyasalarında işlem gördüğü bilinmektedir. Wall Street, bu döngüsel sistemin merkezini oluşturmaktadır.
Krizde önemli rol oynayan enstrümanlardan birisi de hedge fonlardır. Hedge fonları, kaldıraç oranı yüksek finansal varlıklara yatırım yapmaktadırlar. Yüksek sermaye ile hareket eden hedge fonlar spekülatif işlemlerin odağı hâline gelmektedirler (Aksu, 2009: 80). Dolayısıyla hedge fonların mortgage pazarına en agresif şekilde yatırım yapmış olduğu, aşırı miktarda risk altında bulundukları, dolayısıyla da krizi meydana getirmede büyük rol oynadıkları anlaşıldı (Uslu, 2009).
Krizlerin nedenleri incelendiğinde ve yukarıda da ifade edildiği üzere finansal krizlerin özünde birbirine benzediği, ancak detaylarda birbirinden farklılık gösterdiği söylenebilir. Nitekim yaşanan son küresel kriz de diğerleri ile aynı davranış kalıbını sergilemiştir. Önce, varlık fiyatları aşırı şekilde şişmiş, krediler genişlemiş, spekülasyon yaygınlaşmış, aşırılıklar ortaya çıkmıştır. Sonra, fiyatlar düşmüş, kredi ödemeleri aksamış ve sonunda panik havası yaygınlaşarak krize neden olmuştur. Krizler çoğunlukla aşırı borçlanma varsa, para birimi aşırı değerlendiyse ve ekonomide durgunluk varsa, sıcak para bulunamıyorsa ortaya çıkmaktadır. Dünyanın en başarılı yatırımcıları olan ve adeta finans filozofu seviyesine erişmiş George Soros ve Warren Buffet küresel finans krizinin teşhisinde birleşiyor: Her ikisine göre de kriz ekonomideki son 25-30 yılın köpüklenmesinden doğmuştur. Köpüklenmeyi oluşturan ise, modern finansın bel kemiği konumundaki doğurgan ve spekülatif faizdir. Faiz aynı zamanda spekülasyonun kaynağıdır. Trilyonları bulan bono piyasaları, ekonomideki her faiz değişikliğinde dalgalanır; yüz milyar dolarlar birkaç saat içinde bazılarınca kazanılır, bazılarınca kaybedilir (Uslu, 2009). 
Özetle ifade etmek gerekirse, 2008 yılında yaşanan küresel kriz mevcut küresel konjonktürde ciddi sarsıntılara yol açmıştır. Aşırı kazanma isteği ve daha fazla güce sahip olma tutkusu sistemin çökmesine ve blokajına neden olmuştur. Önce finansal sistem çökmüş, ardından reel sektör ağır darbe almıştır. Devamında ise küresel ölçekte işsizlik krizi başlamıştır. Düşen gelir seviyesi, tüketimi azaltmıştır. Azalan tüketim, üretimi durdurmuş ve üretimde yaşanan sıkıntılar işten çıkarmaları artırarak çok ciddi sonuçları olan bir kısır döngü ortaya çıkarmıştır. Bütün bu yaşananlar ise acımasız kapitalizmin ürünü ve yaşanan sıkıntılar, yanlış politikalar neoliberalizmin sonucudur denilebilir.
Kapitalizm ise felsefi anlamda sistemin merkezine parayı koyan, para dışındaki değerleri önemsizleştiren ve kâr maksimizasyonu amacıyla tüm ahlâki değerleri hiçe sayan bir felsefi dönüşüm başlatmıştır. Bu durum sistemin tanrısının para olduğu bir “put”u ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda “modern şirk” olarak ifade edilebilecek bu sistem ve sistemin küresel merkezini kendisine bağımlı hâle getiren küresel güç ABD ve FED (Federal Reserve) küresel ekonomik sistemin merkezini oluşturmaktadır. ABD, milli parası olan doların dünyanın rezerv parası olmasından, başka deyişle, senyoraj hakkından yararlanmaktadır. Yani, diğer ülkelere olan borcunu dolar basarak ödeme imkânına sahip olmaktadır.  Şöyle ki; Dünya’ nın GSMH’ si 72 trilyon dolardır. ABD’ nin GSMH’ si ise 20 trilyon dolardır. ABD’ nin dünya pastası içerisinde %25’ lik ciddi bir dilime sahip olduğu görülmektedir.  Bu ise küreselleşmenin çekirdeğini ABD’ nin oluşturduğunu göstermektedir. Yine bir ABD şirketi olan Apple’ ın yaklaşık 650 milyar dolar değeriyle Türkiye GSMH’ si (820 milyar dolar) ile neredeyse eşit değere sahip olması, bilginin, entelektüel sermayenin, enformasyonun ve kapitalizmin gücünü gösterir niteliktedir.  Kürenin merkezinde bilginin, finansın, teknolojinin, know-how’ un merkezi olan ABD vardır ve bu sistem “Küre-ABD” şeklinde isimlendirilebilir (Doç. Dr. Haldun Soydal ile Mülakat, 2013).
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse küresel finans piyasaları sisteminin merkezinde, devasa büyüklükteki ABD finans piyasaları yer alır. Bu nedenle, ABD’de ortaya çıkan bir dengesizlik global sistemin parçalarını oluşturan diğer piyasalara anında yansımakta ve son krizde olduğu gibi, tüm dünyaya mal olmaktadır (Uslu, 2009).
Abdullah YILMAZ, Prof. Dr. Adnan ÇELİK, USBED


05.11.2013 - Hit : 3122


  • Bizi Facebook'ta Bulun


 
Tum Haklari Saklidir - 2013 © USBED | Editor alioztarsu