Thu, 27 Apr 2017
| Strategic Outlook Strategic Outlook  |  Uzmanlar  |  Hakkimizda  |  Yönetim Kurulu  |  Danışman Grubu  |  Dost Siteler  |  İletişim
 

ULUSLARARASı HUKUK PERSPEKTIFINDE ESAD REJIMININ KIMYASAL SILAH KULLANıMı VE AMERIKANıN SALDıRıSı

Uluslararası Hukuk Perspektifinde Esad Rejiminin Kimyasal Silah Kullanımı ve Amerikanın Saldırısı
Suriye’de Esad rejiminin 4 Nisan 2017 tarihinde, Suriye'nin İdlib kentinde gerçekleştirdiği kimyasal saldırıda, aralarında çocukların da olduğu 100'e yakın kişi hayatını kaybederken, 400’den fazla kişi de yaralanmıştır . Buna karşılık olarak Amerika, 6 Nisan tarihinde, 59 adet Tomahawk füzesi fırlatarak, Esad rejimine ait Şayrat Üssü’nü vurmuştur. Suriye Devlet Televizyonu’nun yaptığı haberlerde, saldırı nedeniyle can kayıplarının yaşandığını duyurmuş; Suriye ordusundan 6 kişinin hayatını kaybettiğini açıklamıştır. Amerika tarafından yapılan saldırı uluslararası toplum açısından büyük yankı uyandırmıştır. Amerika Başkanı Donald Trump tarafından yapılan açıklamada;   İdlib’deki kimyasal saldırıda birçok insan ve hatta çocukların yavaş, vahşice ve insafsızca öldürüldüğünü, Esad rejiminin yardıma muhtaç erkek, kadın ve çocukların canını aldığını, Esad rejiminin kimyasal silah kullandığı konusunda hiçbir şüphenin bulunmadığını açıklamıştır. Rusya tarafından yapılan açıklamada ise, Amerika tarafından gerçekleştirilen saldırının egemen bir devlete karşı düzenlendiği ifade edilmiştir. Yine aynı şekilde İran’da, operasyonu, uluslararası hukuka aykırı ve tehlikeli bir hareket olarak nitelendirmiştir . Türkiye tarafından yapılan açıklamada ise, operasyonun son derece olumlu karşılandığı ve benzer suçların cezasız kalmaması gerektiği yönünde bir açıklama yapılmıştır . Görüldüğü üzere, Amerika’nın yaptığı saldırıya dünyadan olumlu ve olumsuz olmak üzere farklı tepkiler gelmiştir. Bu tepkilerden bağımsız olarak, Amerika’nın yapmış olduğu saldırının uluslararası hukuka uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. 
Uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağı bir jus cogens kuralıdır. Yani uluslararası hukukun emredici bir kuralıdır. Bu kural Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın 2. maddesinin 4. fıkrasında açık bir şeklide yasaklanmıştır. Fakat bu yasağa belli başlı istisnalar getirilmiş; meşru müdafaa hakkı çerçevesinde ve Birleşmiş Milletlerin BM Andlaşmasının VII. Bölümü kapsamında alacağı bir karar ile kuvvet kullanılabileceği uluslararası toplum tarafından açık bir şekilde kabul edilmiştir. Bu bağlamda meşru müdafaa hakkı, çok eski zamanlardan beridir gerek devletlerin gerekse bireylerin sahip olduğu evrensel bir haktır. Bu hakka göre, birisi sana saldırıyorsa, bu saldırıyı giderecek kadar kuvvet kullanabilirsin. Bu kuralın uluslararası hukuktaki yansımasına bakıldığında, meşru müdafaa hakkı, BM Andlaşması’nın 51. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, BM’ye üye devletlerden birisine karşı silahlı bir saldırı gerçekleştirilmesi durumunda, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya kadar, bireysel veya kolektif olarak meşru müdafaa hakkı bulunmaktadır. Üye devletin bu hakkını kullanırken aldığı önlemleri BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmesi gerekmektedir. Saldırıya uğrayan devlet bu hakkını Güvenlik Konseyi gerekli tedbirleri alıncaya kadar kullanabilir. Ayrıca, meşru müdafaa hakkının kullanılabilmesi için iki unsurun varlığı gerekmektedir. Bunlardan birincisi gereklilik unsurudur. Bu unsura göre, saldırının def edilebilmesi için, o devletin kuvvet kullanması zorunlu olmalıdır. Yani, bir devlet size saldırdığı zaman, bu saldırının etkilerinin ortadan kaldırılabilmesi, yalnızca sizin de kuvvet kullanmanıza bağlı olmalıdır. Orantılılık unsuruna göre ise, karşılık olarak gerçekleştirilen saldırının diğer devletin saldırısıyla orantılı olması gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, kullanılan kuvvetler arasında bir orantının bulunması şarttır. Örneğin, saldıran devlet top mermileri ile saldırırken, saldırıyı def eden tarafın nükleer silahlarla karşılık vermesi meşru müdafaa hakkını ortadan kaldırır. Kendisini koruyan devletin yalnızca saldırının def edilmesi için yetecek miktarda kuvvet kullanması şarttır. 
Kuvvet kullanmanın diğer istisnası BM Andlaşması’nın VII. Bölümü kapsamında alınan bir kararla kuvvet kullanılmasıdır. Buna göre, uluslararası barış ve güvenliğin tehdit edilmesi, bozulması veya uluslararası barış ve güvenliğe yönelik bir saldırının bulunması durumlarında, VII. Bölüm kapsamında alacağı bir kararla, kuvvet kullanılmasına karar verebilir. Bu durumların varlığı halinde, Güvenlik Konseyi öncelikle, 39. madde gereğince durum belirlemesi yapar; 40. madde uyarınca geçici önlemler alır; eğer durum düzelmezse, 41. maddede düzenlenen zorlayıcı tedbirlere başvurur; son halde zorlayıcı tedbirlerin de yeterli olmaması durumunda, uluslararası barış ve güvenliğin korunması ve yeniden tesis edilmesi için, 42. maddede düzenlenen askeri tedbirlerin alınmasına karar verir. Fakat ne yazık ki, Birleşmiş Milletler, kurulduğu ilk günden bu güne kadar, Güvenlik Konseyi’nin karar alma sistemindeki büyük aksaklıktan dolayı, VII. Bölüm kapsamında etkin çözümler üretememiştir. Güvenlik Konseyi’nin VII. Bölüm kapsamında karar alabilmesi için, 5 daimi üye olan Amerika, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa’dan hiçbirisinin olumsuz oy kullanmaması ve 15 üye devletten 9’unun olumlu oy vermesi gerekmektedir. Daimi üyelere verilen bu yetkiye “veto yetkisi” denilmekle birlikte; bu yetki daimi üyelerin Birleşmişi Milletler sistemini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasına ve dünya barışının korunmasında Birleşmiş Milletlerin etkisiz hale gelmesine neden olmaktadır. Bir yanda Amerika müttefiki olan İsrail’in Filistin’e gerçekleştirdiği saldırılara yönelik Güvenlik Konseyi’nin karar almasını engellerken, diğer tarafta Çin ve Rusya ise müttefiki oldukları Suriye’de yaşanan insanlık dramına yönelik Güvenlik Konseyi’nin karar almasını engellemektedir. Uluslararası doktrinde de sürekli dile getirilen “dünya beşten büyüktür” argümanına rağmen, bu sistemin değiştirilmesi adına hiçbir adım atılmamaktadır. 
Amerika’nın Suriye’deki Esad rejimine yönelik gerçekleştirdiği saldırının uluslararası hukuka uygun olup olmadığına bakıldığında, Amerika’nın bu fiilinin bir kuvvet kullanma örneği olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Bu saldırının, bir meşru müdafaanın olup olmadığı ya da VII. Bölüm kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusu önem arz etmektedir. Öncelikle meşru müdafaanın doğması için, Amerika’ya yönelik bir saldırının bulunması gerekmektedir. Olaya baktığımızda Amerika’ya yönelik herhangi bir saldırının bulunmadığı, İdlib’te sivillere yönelik bir kimyasal silah saldırısının bulunduğu görülmektedir. Söz konusu saldırı, her ne kadar insanlığa karşı işlenmiş bir suç olsa da, Suriye’nin kendi vatandaşlarına karşı gerçekleştirdiği bir suçtur. Dolayısıyla bu saldırı Amerika’ya karşı gerçekleştirilmediği için, bu saldırının uluslararası hukuk bakımından meşru müdafaa hakkı kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Yine bu konuda Güvenlik Konseyi’nin VII. Bölüm kapsamında almış olduğu herhangi bir karar bulunmamaktadır. Bu bakımdan Amerika’nın yapmış olduğu bu saldırının, bir jus cogens kuralı olan kuvvet kullanma yasağına aykırı olduğu ve dolayısıyla uluslararası hukuka aykırı olduğu kesindir. 
Bu saldırının Amerika’nın Suriye’nin diğer bölgelerinde gerçekleştirdiği hava saldırılardan farkının ne olduğuna bakılacak olursa; bu saldırı doğrudan Suriye’deki Esad rejimine yönelik bir saldırıdır. Daha önceki saldırılar, terörle mücadele kapsamında IŞİD güçlerine yönelik saldırıları içeriyordu. Esad rejimi her ne kadar meşruiyetini ülke içerisinde yitirmiş olsa da, uluslararası toplum tarafından tanınmaya devam eden ve Suriye’deki ana rejimdir. Bu bakımdan bu rejimin kontrolünde bulunan yerlere gerçekleştirilen saldırılar, Suriye Devleti’ne gerçekleştirilmiş sayılacak; ve bu rejimin meşru müdafaa hakkı doğacaktır. 
Peki, Esad rejiminin en son İdlib’te ve daha önce ülkenin farklı yerlerinde gerçekleştirmiş oldukları kimyasal silah saldırılarına yönelik yapılması gereken nedir? 
Bu soru birkaç şekilde cevaplanabilir. Ama verilen cevapların tatmin edici olmayacağı açıktır. Şöyle ki, öncelikle Güvenlik Konseyi’nin harekete geçerek, VII. Bölüm kapsamında Suriye’deki Esad rejimine yönelik zorlayıcı tedbir kararları veya askeri operasyon kararı alması mümkündür. Fakat daha önce de bahsettiğimiz gibi, böyle bir kararın Rusya ve Çin’in bulunduğu Güvenlik Konseyi tarafından alınması pek de mümkün değildir. İkinci yöntem de yine Güvenlik Konseyi ile alakalı bir yöntem. Buna göre, Güvenlik Konseyi alacağı bir karar ile Esad rejiminin işlediği savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların soruşturulması için, durumu Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne havale edebilir.  Fakat bu durumda yukarıda bahsedilen sebepten dolayı uygulanabilir değildir. Sonuç olarak, uluslararası sistemin tıkandığı bir noktada bulunmaktayız. Suriye’de Esad rejiminin fiilleri, ancak Rusya ve Çin’in çıkarlarının değişmesi durumunda cezalandırılabilecek gibi durmaktadır. Diğer taraftan bir an önce Suriye’deki savaş ortamının bitirilebilmesi için, tarafların masa başına oturması ve bir çözüm bulunması için bazı fedakârlıklarda bulunması şarttır. Yoksa uluslararası barış ve güvenliğin bozulması ve üçüncü bir dünya savaşının patlak vermesi her an mümkündür. 
Referanslar
1) http://www.aljazeera.com.tr/haber/idlibde-zehirli-gaz-saldirisi, (08.04.2017).
2) http://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/abd-suriyeyi-vurdu,LctQypD1NkmqzZ7TA2FRBA/pZgYwAq2r0CLeGTkSidxEQ, (08.04.2017).
3) http://www.mfa.gov.tr/no_107_-abd_nin-sayrat-askeri-ussune-yaptigi-operasyon-hk_.tr.mfa, (08.04.2017)
Tacettin Çalık, Analist, USBED
09.04.2017 - Hit : 213


  • Bizi Facebook'ta Bulun


 
Tum Haklari Saklidir - 2013 © USBED | Editor alioztarsu